Feeds:
Yazılar
Yorumlar

 ANA-ANNE

Cennet anaların ayağı altındadır. Ne demektir?

l -(Anaların) çoğul olarak (Ayağı) çoğul değil. Hangi ayak, sağ veya sol…

2-Meleklere, Adem’e secde edin emrolundu. Havva’ya secde yok…

3-Adem topraktan halkedildi. Havva (Nefsi vahide’den). Toprak yok…

4-Anaya babaya hürmet et. İlk defa ana söyleniyor. Niçin?

5-Gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim. (Hadisi Kutsi)…  (idim), (istedim) kelimeleri fiilleri, geçmiş zamanı bildiriyor!…

Kime karşı bilinecek…Kâinatı halkettim. Maksadı ilâhiyesini bildiriyor. Melâikelere hitaben: Arzda bir halife kılacağım…

Demek ilk defa melâikeler halkedilmiştir.(Bir halife kılacağım) benim yerime… İnsanın kadrini bildirmek için de (Ene alleme mâla ta’lemun) Sizin bilmediğinizi bilirim, buyurması da insanın farz üzerindeki makam ve şerefini ifade ediyor.  Ona bir emanet vereceğim. Emanet kelimesi muvakkat bir zaman için manasını ifade eder.

Bu emanet sırrı esrarı vahdaniyet’dir. İnsana yüklettiği bu emanet eşrefi mahlûk olduğunu açıklar. İnsanın hâmil olduğu Sırrıl esrarıl vahdaniyet’den dolayı kerameti insaniye, hafıza idrak vasıtası ile her şeyi tasarruf etmesi gayrı kabili inkârdır. Mucizeler ve kerametler bu tasarrufun görünen neticeleridir, eserleridir.

Âli İmran sûresinde 4 yerde peygamberin ismi (M) geçiyor. Niçin? Sebep ne? Bunlar ilmi ilâhinin sır perdesidir. İnsan mantığının hududunu aşan mantıksız bîr mantık ile anlaşılan perde arkası… Kimya kanunları gibi değişmez kanunları vardır bu perde arkasının. Bura ile temas edeni (tasarrufa) muvakkat kılar.

Maddeye insanlar tapmaya başladığı devirden itibaren Allah’a sıfat aramaya başlamışlardır. Bu suretle aklın peşine takılarak şuursuz bir tempo ile gidiyorlar. Bu yazı çok düşünerek, tetkik edilerek anlaşılabilir, izahı çok uzundur. İnsan ve mahlûklar için (arz) da buyruluyor. Kâinat da veya yıldızlarda buyrulmuyor.(Halagassemavatı vel ard)… İlk defa semavat, sonra arz yaratıldığı ifade buyruluyor.     Yıldızların mevkileri.       Bir belde.

Atom çekirdeği ve elektronların sağdan sola dönmeleri. Soldan sağa dönerken akıp gitmeleri.       Kıyamet günü       Nefsi kötülemek       Seher vakti       Bir yıldız.  Âllah’canın Resul’de Arap diline çevrilmiş şekli (Allah’ın kelâmında) yukarıda bildirdiklerimize Allah yemin ediyor ve onları şahit tutuyor. Kullara ispat için mi? Hâşâ. Sümme hâşâ. Kullara inandırmak için mi? Hâşâ. Sümme hâşâ. O halde niçin bu yemin ve şahit tutma… Kendi şanını tenzih ediyor. Ve insanı şerefli bir mahkûk olarak yarattığını anlatıyor… Paşam, ağam kıymetini bil. Kendini temiz tut. Temiz yaratıldın.Tekrar dönüşte alnın açık, ruhun temiz, vücudun şaibesiz olsun. Şimdi bazı sualler söyleyeceğiz:

Bunları halletmeye bak. Kime sorarsan sor, öğren. Alacağın hakiki cevaplar seni bir hükme götürecek…  Hava:     Hidrojen. Oksijen. Azot. Argon gazlarından teşekkül etmiştir.     Hava nedir o halde?..     Hidrojen H2 – O oksijen. Bu sudur. H2O     Şimdi sualimiz şudur:     Su kaynadığı zaman buhar oluyor.     Buhar – H2 midir, oksijen midir?     Bulut -H2 midir, oksijen midir.     Sis H2 midir, oksijen midir. Yağmur -Su     Dolu-Su      Kar – Hidrojen midir, oksijen midir?     Buz – Hidrojen midir, oksijen midir?     Bir kimya hatırlatması, hidrojen dışında çekirdeksiz proton ve nötron yoktur.

Güneş yuvarlanıp devrildiği     Yıldızlar döküldüğü     Dağlar yerinden oynayıp yürüdüğü     Gök yüzünün perdesi kalktığı     Gökyarıldığı     Yıldızlar dağıldığı     Deryalar kaynayıp aktığı,     Bu ayetler İnfitar. Tevkir sûrelerinin ilk ayetleridir.  Kâinatda ilk defa semavat halkedildi, sonra arz. Yukardaki ayetlerde (Yuvarlanmak. Devrilmek. Dökülmek. Yerinden oynayıp yürümek. Göğün yarılması. Yıldızların dağılması. Deryaların kaynayıp akması. Bunların hepsi gök yüzünün perdesi kalktığı zaman ile başlayacağı ifade edilmektedir)…

Gök yüzünün perdesi nedir: Ne dersen de, ne mana verirsen ver. insanın aklına sokulması için perde buyrulmuştur…    Vecealna minel mai külle şey’in hay. Canlılık. Hayat. (Hay)’yın sudan geçmesiyle başladı. Allah’a her şey kolaydır demek bile doğru değildir. (Ve) suyu da halkeden O’dur. Minel mai külle şey’in hay. Biz her şeyi sudan halk (ettik). Ana madde su değil, dikkat. (Hay). Hayyın görünmesi su ile olmuştur. Su, ruhun geldiği geçtiği bir vasatdır. (Su neden halkedildi) bilinmiyor. Suda ifade edilemeyen bir ahenk var. İfadeye kalkarsanız, bu ahengi bozarsınız, izah edilebilen (ahenk) değildir. Bir testinin  kullanmaya  yarayan  kısmı  onun  içinin boşluğudur. Her şeyi halketmek için suyu katalizör aracı yaptık…

Hay sudan geçtikten sonra tahammül hududuna iniyor. Her şeyi ölçülü. Hacimli. Sikletli bir plân dahilinde (yarattık).  Bu sırrı suda gizledik…İnsan vücudunda, her şeyde bir damla bile olsa su vardır.Vücut bir mabetdir. İnsan bir mekândır. Dünya mekânındadır. Aslı la mekândadır. Alllah, insan gönlünde insan sözü şeklinde (Allah’ça kelâmı) ile tecelli ettik. Biz semadan (mübarek) su indirdik.

Mübarek kelimesi başka dilde yoktur. Tercüme edilemez. Gönülleri coşkun, alnında görünmeyen secde izi (Min eseris sücud) olanlara, kalbinde Allah lâfzını sezenlere ve islâm olanlara söylüyoruz.   İnanmayana, kendi kendini unutan insanlık kıymetini kaybedip, ben bilirim, ben mürşidim diye gaflet ve delâlet içinde olanlara sözümüz yok…

Zaten onlar bu kitabi ellerine alamazlar. Alsalar bile anlayamazlar. Anlasalar bile okuyamazlar.

Bu da bu kitabın sırrı.

26.5.1989 Cuma

Dr. Münir Derman

Allah Dostu Derki Yazılanların Sonu Yazılmayanların İlki 3

http://ismailhakkialtuntas.com/2015/08/18/dr-munir-dermanin-hayati-eserleri-ve-tasavvufi-gorusleri/

Ufuk Çizgisini Geç

 

Aşağıdaki yazının sahibi olan e.b’yi Oktan Keleş’in kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kalemi gibi gönlü de nezih bir sanatkar… Bir gönül insanı…     Tarık C.

Hiçbir gün sıradan değildir. Nereden, nasıl, kimin bak dediği yerden bakıyorsun çevrene? Çöz düğümlerini. Muhteşem şu tablonun üzerine dökme gafletini.

 

Hiçbir varlık sıradan değildir. Sıradanlaştıran, bakışındaki eğrilik. Neden böylesine söz oyunlarına çeviriyorsun hissettiklerini? Hangi acının lavları bunlar? Hangi bezginliğin hezeyanları… İhmal ettiğin yerlerin mi var ki sızısı kelimelerine böylesine işlemiş?

 

Sen göremesen de perdeler hep kalkıyor; pencereler ardında değişik yüzler farklı anlamlarını yüklüyor zamana. Camlar açılıyor… Nasiplerini şükürlerinden almış nice avuçlar açılıyor gökyüzüne. Açılıyor kapılar… Solukları farklı kokan, adımlarını farklı atan ömürler dökülüyor sokaklara.  

 

Sen bir martı arıyorsun. O martıyla yaşamındaki tekdüzeliği, anlamsızlığı kaldırdığını zannediyorsun. Halbuki bakışına şuur, hayatına hakikati işleyebilsen her şey bir mucize, bir hayret kaynağına dönüşecek.

 

“Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyuncak olsun diye yaratmadık.”  Enbiya / 16                                                                                      

 

– Biliyorum; en acı körlük bakarken görememek. Dile getirmek istediğim aslında çaresizliğim. Elimden hiçbir şeyin gelemediği, ulaşamadığım donuk, basiretsiz, şükürsüz bakışlar… İşte bu hissizliğe, bu nankörlüğe kızdığım için benim martım çok farklı. 

 

Evet ben kanatları ummanlara açılan martılar arıyorum. Dalgaları ufukları geçen idrakler arıyorum.

Arayışım, yolumun heyecanı. Sınır yok; yol uzun. Her durak birbirinden ne kadar farklı…

 

– O zaman bu yolda şunu da anlamışsındır: Hayatın anlamını merkezinde bulamayan yalpalar. Gününü arar; bulamaz. Soluğunu arar; bulamaz. İfrat, tefrit arasında gider gelir.

Her farklı görülenin cazibesine düşer önceleri. Sonra hiçbirinin kendisini tatmin edemeyeceğini görür. Ama ne zaman “güne selam”ın, “Günün Sahibi”ni bulmaktan geçtiğini idrak eder; işte o zaman kalbindeki mor tüylerden nice kanatlar havalanır.

 

“Bu dünya hayatı yalnızca bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi.” Rum / 64

 

Tabii ki herkes gününü farklı karşılayacak. Bazısında hazan olacak, bazısında yaz güneşi. Gün gelecek zamanın sırrını çözecekler ve birden rengi derin, kokusu derin saatler uzayacak gözlerinin önünde ve bütünleşecekler gök ve yerin rengiyle. 

 

Tabii ki yepyeni güneşlere seher olanlar da karşılayacak günü; geçmişin zindanında kalanlar da…         

 

Ama gerçek olan:

“Şu ufuk çizgisini bakalım kimler geçecek bugün?”

 

Yukarılara bak:

O âlem sadece ufkun ötesini görenler için var. Oraya varamayanlara, günlerin aldatmacasında koşturanlara ise sadece bu küçücük dünya var. Bana anlattığın hayallerinle, sorduklarınla sen öyle değilsin. Büyük gören, büyük düşünen çünkü sığamaz sığ gölgelere…

 

– Küçücük dünyalarında sıkışıp kalanlar gerçek ziynetlerinin farkında olamıyorlar. Sanal bir vitrinin, durmadan el değiştiren ticari projelerin mankeni olmaktan o kadar başka ki bu ömür, bu beden…

 

O zaman gel Asr Suresi’ni okuyalım beraber:

 

“Asra andolsun ki, insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak inanıp salih amel işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır.” Asr / 1-3        

                                                                                                                                                             

 

İşte “Dört nurlu direğin” üzerine kurulmuş bir ahlak abidesi. “İman”a, “faydalı işlere”, “hakka” ve “sabra” davet. Kur’an’ın ömürlere şifa olacak özü, usaresi…  

 

Onun için İmam Şafiî Hazretleri:

“Şayet Kur’an-ı Kerim’de başka bir şey nazil olmasaydı,  Asr suresi insanlara yeterdi.” demiş. Onun için sahabeden karşılaşan iki kişinin bu sureyi okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmiş.

 

Neden Allah bu surede “asr”ın üzerine yemin eder, hiç düşündün mü?

 

– Bildiğim “asr”ın anlamlarından birinin zaman oluşu. Allah kulunu sanki rızasını kazanmaya çağırıyor. Tefekkür et kulum: Sana verdiğim en önemli sermaye ömrün. Dikkatle, özenle kullan. Yoksa hüsrandasın diyor.

 

Rabbimizin bir şeye yemin etmesi o şeyin hayatımızdaki değerini bildirmek için değil mi?

Zaman adeta mucizevî bir tezgah; durmadan dokuyor. Muhteşem bir fabrika; ham madde olarak ne verirsen durmadan üretiyor. Bir düşünsene dilinden, aklından, kalbinden ürettiklerini… Kimin elinden geçiyorlar bunlar?

 

-Tabii ki zamanın. Yalnız merak ettiğim şu: Niçin kayıpların, hüsranların en büyük sebebi gaflet?

– Dikkat et: Ömrün anlamını ya geçmişe ya da geleceğe vermişiz. Onun için ya geçmişin kayıplarıyla bezgin, kazançlarıyla sarhoşuz; ya da geleceğin bilinmezliğiyle korkulu ve hırslı.

 

İşte bu iki uç arasında durmadan koşturma halinde yaşanılan anın gafiliyiz. Ömrün bu hakikatini değerlendiremeden elimizden kaçırıyoruz.

 

Neden zamana aldıran yok. Oysa aynı toprak gibi… Hislerinle, düşüncelerinle, ettiklerinle ne ekersen onun meyvesini alıyorsun. Her şey o bir anın mahsulü.

 

– Peki yorgunluğumuz, bıkkınlıklar, sıkıntılar… Bizi hüsrana götürecek daha nice olumsuzluklar karşısında ne yapacağız?  Bu yüzden mi iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye etmek hüsrandan kurtulmanın çaresi olarak veriliyor?

 

– Doğru anlamışsın. Bu yüzden sorunun cevabını kendin verdin. Ama yine de tedbiri elden bırakma. Düşman avlamak istiyorsa seni, okunu yaşadığın zamanın yayına takarak atar. Dikkat et Şeytan’a. Onun hedefi, soluğunu alıp verdiğin an. Sözlerinin ucunda, bakışlarının ferinde, yaptıklarının terinde gözü var? Oradan vuracak seni.

 

Unutma sırat köprüsü “asr” denilen zamanda durmadan kuruluyor. Ya geçiyorsun, ya takılıyorsun. Sırtında ya hayırları, ya şerleri taşıyorsun.

 

“Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp düşünürler.” Zümer / 9

 

Şimdi biraz da şöyle düşünelim: Suredeki dört sır ile boya gözlerini; bak etrafına… Ne olur?

 

– Neler olmaz ki… Toprağın zerresinden göklere kadar her şeyde hayal ederim cenneti.

 

– Peki… Kulaklarının kıvrımlarına sürsen bu iksiri?

 

– İşitirim seslerin en güzelini. Suyun sesinden dağların tesbihatını. Kanatlardan yükselen hamdleri. Nefeslerde dillenen tekbirleri. Çocuk masumluğunda gülen zamanın sözcüklerini. Bilge bakışlarda çözümlenen olayların hikmet terennümlerini…

 

– Daha başka… Bir de sana verilen bütün nimetleri bu işlemden geçirebildiğini düşün.

 

– Ellerimde huzurum, dizlerimde dermanım olur; gönlümden gönüllere “Şah gülleri” dağıtırdım ve durmadan anlatırdım pişmanlığın, feryadın geriye getiremediği şeyin zaman ve ömür olduğunu… Yazık… Ne kadar kolay harcıyoruz.

 

– İşte senin bu duygularına manidar bir cevap:

 

Tâbiînden Amr ibni Abdi’l Kays kendisine çok lüzumsuz sorular soran ve kendisiyle uzunca bir süre ilgilenmesini isteyen birisine şöyle cevap verir:

 

Arkadaş, güneşi tut da seninle öyle konuşayım. Güneşin zimâmını (ipini) tutup zamanı durdurabilirsen seninle böyle boş şeyleri konuşabilirim.

 

– Evet imanla nurlanan, hayırlarla taçlanan zamanın ne büyük bir nimet olduğunu bilebilsek… Bencilliklerimizde boğulmaz, dostluklarda hayat bulurduk.

 

Feryadım, sözcüklerimde çoğalan anlamsızlık hep bunun için. Ancak feryadı öfkeye dönüştürmeden ifade edebilmek hünermiş. Bunu da sizden öğreneceğim.

 

– Yaşamdan böylesine gelip geçenler, yapma çiçeklere benzer. Sadece seyredersin. İz, koku bırakmazlar. Oysa muhabbet, sadakat aynı güller gibidir. Gözlerinde edası, kalbinde sevdası kalır.

 

Tefekkür et:

Çiçeği seyretmek başka, okşamak başkadır. Onu her gün özenle sulamak, kurumuş yapraklarını temizlemek daha başkadır. Hele temizlerken parmaklarında kalan kokusunu koklamak çok daha başka… Yani bilmek başka, olmak daha başkadır.

 

“Eğer sen hakikati, aşk incisini arıyorsan, görünüşten kurtulman, denize dalman, derinliklere inmen gerek! Yoksa şöhret, gösteriş, deniz kıyısına düşen köpüktür.” Hz. Mevlâna

 

Bedene farklı dokunmak… Aynadan değil, kendinden kendine; davranışlarından, dilinden dökülenlerden kendine bakmak… İşte bunu yapan ne olduğunu, nerede olduğunu bilir.

 

– Tıpkı bir çiçeği koklamak gibi mi? Oysa sadece aynadan ve başka gözlerden bakmak öğretildi bize. Halbuki derinlere inildikçe, nefisler öğrenildikçe kurumuşlar ayıklanır yapraklar gibi. O zaman ruh soluklanır; kalbe ziya, bakışlara fer, kelimelere nur gelir.

 

– Arayan feri de bulur; nuru da. Arayışın tadını ancak aynı sofraya oturanlar bilir. Sen kimlerle oturuyorsun?

 

– Caddeleri yaldızlı evlerde benliğin kol gezdiği yüzlerle oturuyorum… Tek gösterişlerinin riya olduğu kalplerle… Allah için yürekten bir damla gözyaşı dökemeyenlerle, dökmenin lezzetini bilmeyenlerle… Bazen de gönlü arayış içinde olanlarla; en acısı güven insanını bulamadıkları için şaşkın şaşkın volta atanlarla oturuyorum.

 

– Kendine ve çevrendekilere böylesine kızmak, onların davranışlarını kınamak çok kolaydır. Madem ki dostluklarda hayat bulurduk diyerek bu gerçeği idrak etmişsin. O zaman sun dostluğunu.

 

– Hep kolayı seçtiğimizden mi birbirimizi anlayamıyoruz? Sevgi, anlayış nedir bilmediğimiz için mi benliğin, maddenin elinde oyuncak olmuş oyalanıyoruz?

 

– Ne zannettin ki. Oysa bedenler “elif” gibi olsa… Eğrisi yok, dümdüz. Sade ve duru. Çoğalsalar el ele verdikçe. Yan yana geldiklerinde dünyayı birlikte okusalar… Elifçe sözler gönderseler göklere… O zaman hem dünya, hem öteleri onların olurdu.

 

Elif elifle yan yana.

Cümle uzanır sonsuza.

Noktasını koyan Rabb’im.

Oku der anlayana.

 

Elif gibi düz ve sade olmak çok zor. Çevrenin şaşaalı havasında insan kendini belki bir müddet onlardan daha sade hissedebiliyor. Bu kolay. Ama olmadan, meyveye durmadan bu hâli devam ettirebilmek ve ihlaslı olmak mümkün değil…

 

– Arayışım bundan değil mi benim? Hissettiğim, ama adını veremediğim bir duygu peşinde koştum ya bunca zaman…

 

– Koştun koşmasına… Ama nerelerde aradın?

 

– İlkin okumuşlarda aradım; olmadı. Yaşamış insan deneyimlidir zannettim. Onların yanında bulabilirim dedim; olmadı.

Kesin dindarındadır dedim; yine olmadı. İnsanlar -din adına da olsa- bir grubun içinde dışarıdakilerden ilgisizdiler… Sanki bir klübe üyeliğin bencil güveni vardı herkeste.

Sevgiyi, paylaşımı sadece ailenin, hemşehri olmanın, yurttaşlığın sınırlarına hapsetmek bana göre değildi. Nerede yaşarsan yaşa; sadece insan olduğun için sevilmek ve anlaşılmak bu kadar mı zordu? Sanki dünyanın şalteri indirilmiş; ışıkları vurmuyordu ömrüme.

 

– Halbuki merhamet, sevgi, sadakat birer hakikat lambasıdır. Allah’ın yüceliğine, sevgisine, şefkatine güvenmekse “kainatın şalterini kaldırmaktır.

 

– İşte hep bu hakikati aradım. Kainatı alacak kadar geniş sineler olmalıydı. Olmalıydı; ama neredeydiler? Gönül dostlarıyla el ele vermeliydim ve onlarla başka alemlerin kokusuna tutmalıydım yüzümü.

 

– Bu arayış bir irade işidir. İraden dua yerine geçti mi?

 

– Geçmese sizinle bu sohbeti edebilir miyim?  Düşünüyorum da -çok şükür- ben nasıl bulduysam, başkaları da arayarak bulabilir.

 

– Bulan içinse artık yollara muhabbet, anlayış, merhamet dökme zamanıdır…

 

– Peki dökebilen, başkalarına iz olabilir mi? Mesela ben…

 

– Olmaz mı? Sevgisi kaynaktan; “Gerçek Sevgili”den beslenen coşar. Yol alır durmadan. Her zerrenin vuslat peşinde aktığını hisseder, coşar, çırpınır. Sen de çırpınıp coşacaksın. Kavuşturan, aşktır. Kaynağını coşturan da aşk. Deryadaki bekleyiş yine aşk…

 

Bundan böyle “Vedud” eksenli daireler çiz. Hayatını bir tavaf alanına çevir. Gönüllerle el ele döndür günlerini; hatta anlarını…

Dilin zemzem olsun; yüreğin Kabe. Sen tavaf ettikçe, üzerine Beyt-i Ma’mur’dan “İlahî ilim” serpilecek, rahmet yağacak ve besleneceksin.

 

– O zaman tavaf, mahiyetimi besleyen bir kaynak mı oluyor?

 

– Evet. Sen dön, kaynak coşsun. Varlığın döndükçe Rabbinin İlahî hakikatlerini okumaya başlayacaksın. Ancak öğrendiğin ve tefekkür edebildiğin ne ise, mutlaka kalbinde imzalanmalıdır.

 

Bahçe sahibini düşün: Bilmiş, tasarlamış, irade etmiş, dikmiş, ekmiş. Neyi?

 

– Güzel olanı. Hayırlı olanı.

 

–  O zaman korkma sevmekten. Bahçeni “sünnet”le işle. Ve her seher ver kulağını toprağa. Bakalım ne diyecek toprak sana:

 

Bakış bakışa davet; Tek tek perdeler

Aralandıkça gönül penceresinden.

Vuslata gebe; doğuyor bahçesinden

Mevla’sına tutulmuş gülden çehreler.

E.B

HAZİRAN 2012

Kaynak: http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=1636

İnsan VAV şeklinde doğar,
Bir ara doğrulunca kendini ELİF sanır

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manası VAV’dadır, ELİF uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

O yüzden Lafz-ı ilahi ELİF’le başlar. ELİF kainatın anahtarıdır, VAV kainattır.

Rabbi VAV gibi mütevazi olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü ELİF’te kalmıştır.

İbrahim ateşte VAV’dır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, VAV olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

VAV’ın ELİF’le münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengesi de o kadar düzgündür.

Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde ELİF’tir, bir ilahi nefesle ahirde VAV olur kainat.

Manayı bilmeyenler VAV diyemez VAV derler..
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani VAV olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

ELİF bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

Her biri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. VAV olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve ALLAH insana seslenir, Peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem VAV ol der insana.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

“Sabır ve namazla ALLAH’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve ALLAH’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, VAV ol, vay dememek için la şey olan insan her şey demek olan Rabbinin önünde…!

Gönenli Mehmet Efendi

2 Ocak 1991 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşan Mehmet Efendi’yi rahmetle anıyoruz.

GÖNENLİ MEHMED EFENDİ

1903 yılında Balıkesir’in Gönen ilçesinde dünyaya gelmiştir İlk öğrenimini tamamladıktan sonra 1920’li yıllarda İstanbul’a gelen Gönenli Hoca Fatih Camii ders-i âmlarından Serezli Ahmet Şükrü Efendi’den ders almıştır Hıfzını ve tashih-i huruf derslerini tamamladıktan sonra, kıraat ilmini de aynı hocada okuyarak 1925 yılında icazet aldı Daga sonra 1927 yılında İmam Hatip mektebinden mezun oldu 1930 yılında Gönen Merkez Camii imam hatibi olarak hizmetine başladı Üç yıl sonra vatanî görevini yapmak üzere görevinden ayrılarak İstanbul’a gelen Gönenli Mehmed Efendi askerliğini yedek subay olarak yapmıştır Askerliğinden sonra bir daha memleketine dönmeyip, görevine İstanbul’da devam etmiştir İstanbul’da sırasıyla Hacı Bayram Kaftani, Dülgerzade, Hacı Hasan, Sultan Ahmet Camii imam-hatipliklerinde bulundu En uzun süre Sultan Ahmet Camii imam-hatipliklerinde bulundu ( 1954-1982) Gönenli Mehmed Efendi Türkiyenin uzun yıllar Reisül Kurra’sıydı Reisül Kurra, yani Kur’anı yedi kıraat ve on rivayet üzerine okuyan icazet almış üstat hafızların duayeni, eğitimi sürdüren en tecrübeli üstadı.

Okumak için Anadolu’dan gelen fakir ve kimsesiz öğrencilerin İstanbul’da yerleştikleri ve destek buldukları ilk kapı Gönenli Mehmed Efendi’nin kanatlarıydı İstanbul’un hemen hemen her semtindeki camii ve kurslarda okuyan öğrencilerin ekmeklerini yiyecek içecek ve giysilerini Gönenli Mehmed Efendi temin eder ve talebelerin ceplerine harçlıklarını koyarak öğrenim masraflarını karşılardı O öyle bir hocaydı ki talebelerin kirlenmiş giysilerini yıkanmak üzere evine getiriyordu Eşi Valide Sultan, talebelerin kirli giysilerini o dönemki şartlar yüzünden elinde yıkamak zorunda kalıyordu.

Hakk’ın rızasının halka hizmet etmekle kazanılacağına inanan Gönenli Mehmed Efendi insanları ferahlatan üslubuyla büyük kitleleri camiilere çekmeyi başarmıştır İnsanların kendisine gelmesini beklemez, o onların mekanına giderdi Aynen ümmetine olan sevgisi ve merhameti herşeyin üzerine çıkmış Resulallah SAV gibi o da talabelerin dulların yetimlerin köprü altında kalmış gariblerin yolcuların hatta turistlerin şefkatli hocasıydı Düşünceleri ve kişiliğyle bir ekol olan Gönenli Mehmed Efendi, sayısı haftada altmışı geçen vaazlarında az ve tesirli söz söylerdi Kur’anı okumak, okutmak, yaşamak ve yaşatmak için beldeden beldeye koşan Gönenli Mehmed Efendi Kur’an meclislerinin en önemli simasıydı.

Fakir ve muhtaçlara yönelik hizmetlerini Kızılay, Yeşilay gibi hayır kurumlarında da sürdürmüş olan bu vakıf insan kimseden bir şey talep etmeyip, kendisine verileni de halka ve öğrencilere dağıttı.

Gönenli Mehmed Efendi hakkında onu tanıyan herkesin yaptığı ortak yorum şudur: “Gönenli Hoca mı? Onun gibisi bir daha zor gelir” Kısacası Gönenli Hoca insanların kalbinde, klasik bir din adamından çok daha büyük, çok daha anlamlı bir yer edinmiştir Gönenli Mehmed Efendi “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin” hadis-i şerifini hayatında en güzel bir şekilde uygulamıştır O, “yükte hafif, sevapta ağır olanları götürmeye çalışacağız” diyerek insanları dinin emirlerini yerine getirmeye teşvik ederdi Kendisi çok zeki bir insandı Bir kez gördüğü bir insanı 40 yıl sonra görse tanırdı Eğitime, özellikle anneliğin sorumluluğunu da düşünerek hanımların eğitimine büyük önem verirdi 90 yaşında, iki taraftan koluna girilmiş güçlükle bir insan düşünün Eşi kendisine soruyor: “Artık sohbet vermek için camii camii dolaşıp yorulmasanız” Şu cevabı veriyor: “Belki cemaatime söylemeyip unuttuğum bir şey kalmıştır”

Gönenli Mehmed Efendi kişisel görünümüyle de çok farklı bir portre çizmekteydi Tertemiz, düzgün ve zevkli giyimli, sempatik ve insanları kendine çeken bir alimdi Elinde çantası, bütün insanlara tebessüm dağıtan yüzüyle Gönenli Mehmed Efendi yakın dostu zamanın alimlerinden Bediuzzaman Said Nursi hazretlerinin deyişiyle ” Kahraman Mehmetçik ” Gönenli Mehmed Efendi bereketli ve verimli bir ömür sürmüştü Yüzyılın en büyük cenazelerinden biri onun Fatih camiinde, yurdun her yanından ve yurtdışından onbinlerce kişinin büyük alimlerin katıldığı cenazesiydi Sade bir hayat süren Gönenli Mehmed Efendi muhteşem bir topluluk ve törenle Hakk’a uğurlanmıştı 2 Ocak 1991 Çarşamba günü Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Gönenli Mehmed Efendi hazretleri hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak isteyenler Kırk Kandil Yayınevinden Mustafa Özdamarın kaleminden yazılan GÖNENLİ MEHMED EFENDİ kitabını inceleyebilirler.

http://www.kitapelinizde.com/kitap/673868/gonenli_mehmed_efendi_mustafa_ozdamar.htm

Hâlâ mı?

– Hâlâ onbin sene geriden çalışan beyinlerin kıyâmete kadar geçerli ve çağdaş olacak
kitabı anlaması çok zordur!…

Madem ki taklitten tahkike geçmek gayemiz, Kur`ân’da sembol yollu yazılanların ardındaki
mânâyı algılamaya çalışacağız…

– “İnsanlar için misâlleri saydık… Bilenlerden başka, nerede akıl eden?..

– Andolsun ki Zikr için Kur`ân `ı kolaylaştırdık.. Nerede anlayan?..

– Muhakkak ki bu Âyetlerde akıl öz akıl sahipleri için alınacak ibretler var..

– Bu mübârek kitabı ancak şunun için inzal ettik: Âyetleri üzerinde tedebbur etsinler
(derin düşünsünler) diye ve de öz akıl sahipleri tezekkür etsinler…

– Sağırdırlar, kördürler, lâldırlar; dolayısıyla akletmezler!…

Bu Âyetlerden ben şunu anlıyorum;

Geldiği devirdeki insanların genel seviyesinden başlamak üzere, kıyamete kadar gelecek tüm insanlara
ışık tutmak üzere, her devrin çağdaşı ve ötesi olacak kapasitede hazırlanmış ve cümleleri,
kelimeleri ona göre düzenlenmiş bir kitap olan Kur’ân ile karşı karşıyayız…

Eğer beyin sahibi isek, beyni ebediyet ruhu üreten ve insan olduğunun bilincine ermeyi
arzu eden bir beyin kapasitesine sahip bir birim isek…

Biz artık değişmek mecburiyetindeyiz!…

Ya sürüye sayılmayı, kabulleneceğiz, Yunus Emre`nin dediği gibi…
Ya da insanlık şerefinin gereğini yaşamak için beynimizi kullanmağa başlayacağız…

Bu iş hobi işi değildir!…

Arada sinemaya, tiyatroya gidip gönül eğlendirir gibi,
“biraz da DİN’le ilgilenelim gönlümüzü eğleyelim” diyenlerin bu işte yeri yoktur!…

Giyin, süslen, tak takıştır, erkeğinin yanında, ben güzelim, diye dolaş…

Etrafa hava atıp, bedensel zevklerini tatmin için para kazanıp, ye iç eğlen…
Sonra da haftada birkaç saat Din’le uğraş..

Aldatmayalım kendimizi!…

Bana göre hava hoş!… Ben bugün olduğum gibi, yarın da gene ücrâ bir yerde kendi dünyamı yaşayacağım…

Acaba, siz bu basit mantıksal bakışları bile atamadığınız Kur’ân gerçekleriyle
yarın yüz yüze geldiğinizde ne halde olacaksınız?…
“Karının kocasından, ana babanın evlâdından kaçtığı o günde..” diyor âyet!…

Âyet doğru mu söylüyor acaba size göre?…

Bugün dilini ve ne anlattığını anlamadığın Kur’ân ‘daki gerçekler yaşamına yön vermiyorsa;
beynini çalıştırmana- kendisine yönelmene sebep olmuyorsa…

“Burada a`mâ olan âhırette de a`mâdır” hükmü gereğince hâlimiz ne olur ki?…

Lûtfen ya kendinizi aldatmaktan vazgeçin… Ya da dinden!…

Kur’ân ‘ı, beyin sahibi olarak; Âyetleri, anlatılan olayları, acaba bu anlatımla ne anlatılmak isteniyor,
diyerek okumaya başlayın!…

Sizin en sadık dostunuz ne Ahmed Hulûsi ne de bir başkasıdır!… Yalnızca Kur’ân ‘dır!…

Allah kelâmını anlamazsan; Allah`ın (ÖZÜNDEN gelen) kelâmını nasıl değerlendirebilirsin ki?…
Nefsinden (özünden-zâtından) gelen hitâbı anlayabilmen içindir ki, âfâkından kitap gelmiştir sana!…

Enfüsünden gelen hitabı dinleyemiyorsan bu demektir ki âfâkından gelen kitabı OKUYAMIYORSUN!..

Onu okuyamadığın sürece de enfüsünden geleni anlayamazsın!…

Enfüsünden gelenle hemhal olmadıkça da, HANİFİM BEN diyemezsin!…

Önce Kur’ân ‘ın hikayelerle dolu tarih kitabı olduğunu kafanızdan silip, gerçekten,
onu OKUYABİLENLERDEN OKUMASINI öğrenin!…

Kur’ân okumanın ve okutmanın olağanüstü sevaplarından bahseden Allah Rasûlü’nün
uyarıları, Kur’ân alfabesini öğreten ve öğrenenlerden bahsetmiyor!.

Allah’ı istiyorum, diyorsan, hanım gibi kıvırma; erkek gibi sözünün eri ol ve gereken
çalışmayı ortaya koyarak hedefine ulaşmaya bak!…

Lâfla, lakırdıyla, falanca şunu demiş, filanca bunu demiş de, fişmekânca da bunu demiş
clipbordu olmakla hiç bir yere varamazsın!…

Allah insan olarak yaratmışsa seni (insanSI değil), yolladığı Âyetler üzerinde tefekkür edip,
o mânâları değerlendirmek suretiyle kendini bulasın diye…

Ne yaparsanız yapın ama sakın kendinizi aldatmayın!…
Kendini aldatmanın bedeli ebedî körlüktür!…

Cehennem’deki en büyük azâb da bundan dolayıdır!…

EVRENSEL GERÇEKLİK

Düşünmeden fark edilemez…

İslâm Dini’nin evrensel oluşunun anlamı!.

İslâm Dini bir kabîleye gelmiş, onlara özgü bir anlayışa hitâbeden, onlara yön vermek isteyen bir sistem anlatımı değildir!.

İslâm Dini, Arap, Acem, Türk, Malezyalı veya bir başka topluma gelmiş, onlara münhasır bir Din anlayışı da değildir!.

İslâm Dini, Allah’ın yaratmış olduğu “Evrensel Sistem ve Düzen”in adıdır… İnsanlar, o sistemi ve mekanizmayı anlayabildikleri nisbette, kendilerini dünya ve ölümötesi yaşam boyutlarında huzur ve saadete kavuşturacak imkânları edinirler.

İslâm Dini’ne, ırksal, örfsel, kültürel, göresel değer yargılarıyla yaklaşanlar, asla orijinde anlatılmak istenen evrensel gerçekleri değerlendiremezler…

Günümüz kavram kaosunda, insanların tefekkürden ve sorgulamadan uzak taklîde dayanan değer yargıları ardında, İslâm Dini, âdeta görünmez olmuştur; …Lâfzen denmektedir ki, İslâm Dini evrensel’dir!…

Ardından, neredeyse hemen her fikirle, bu gerçek inkâr edilmektedir farkında olunmadan!.

Evrensel Din ne demektir?…

Türk’e, Arab’a, Amerika’lıya, Meksika’lıya, Eskimo’ya, Japon’a, Çin’liye, kısacası tüm toplumlara eşit mesafeden hitâbeden ve tümüne yararlı olmak isteyen Din demektir!.

Türk’ün örf, âdet, anânesiyle kayıt altına girmeyen!…

Arab’ın örf, âdet, anânesiyle kayıt altına girmeyen!…

Uzak Doğu veya Eskimo’ların örf, âdet, anânesiyle kayıt altına girmeyen!…

Evrensel gerçeklerden kaynaklanan ve “Evrensel Sistem”e dayalı olan Din anlayışıdır bu!.

Allah Rasûlü Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselâm Arap toplumu içinde Hz. İbrahim Neslinden geldiği için, tebliğ etmiş olduğu Din anlayışı çok büyük bir yanlış değerlendirmeyle Arap toplumuna mâledilmiş; Arap toplumunun örf, âdet ve anâneleriyle harmanlanmış ve bu hâliyle evrensel topluma enjekte edilmeye çalışılmıştır!.

İnsanlar, İslâm Dini adı altında Arap toplumunun örf, âdet, anâneleriyle harmanlanmış müslümanlığa dâvet edilmişlerdir.

Bu da İslâm Dini’nin, dışardan bakan toplumlarca Arabın Dini diye değerlendirilmesine yolaçmıştır!.

İslâm Dini; “Evrensel Sistem ve Mekanizma”nın, Allah Rasûlü tarafından, tüm insanlığa açıklanmasıdır… Yaşamını bu gerçekleri gözönüne alarak düzenleyenlerin sonsuz huzur ve saâdete kavuşacaklarının duyurulmasıdır… Tüm insanlara, ırk gözetmeksizin!.

Musa Aleyhisselâm Yahudi ırkının Rasûlü ve Nebîsidir; bir ırka gelmiştir!.

Evrensel insan Muhammed Aleyhisselâm ise bir ırka değil tüm insanlığa gelmiştir Allah Rasûlü olarak; ve tümüne “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in yaratmış olduğu “Evrensel Sistem ve Düzen”i açıklamaktadır!.

Hz. Muhammed Aleyhiselâm, “EVRENSEL RASÛL”dür!. İnsanları evrensel gerçekleri görmeye dâvet etmektedir!… Arab’ın örf, âdet ve anânelerine değil!.

Arab’ın örf, âdet ve anâneleri, kendilerini ilgilendirir, doğru veya yanlış; evrensel insanı bağlamaz!..

Türk’ün örf, âdet ve anâneleri, kendilerini ilgilendirir, doğru veya yanlış; evrensel insanı bağlamaz!..

Uzak Doğu’lu, Eskimo, İnka’lıların torunlarının örf, âdet ve anâneleri, kendilerini ilgilendirir, doğru veya yanlış; evrensel insanı bağlamaz!..

Evrensel insanın Dini, “Evrensel Din” olan İslâm’dır!. O, Yöresel ve göresel değerlerle, Evrensel Din olan İslâm’ıörtmez, deforme, dejenere etmez; kadrini kıymetini bilmeyerek de olsa ayağa düşürmez!.

Tüm insanlar evrensel Dinde anlatılan sistem ve mekanizmaya zorunlu olarak tâbidirler; yanısıra, gereklerini uygulamadıkları ölçüde bunun pahasını ödemek mecburiyetinde olacaklardır!.

Irkların kendi örf, âdet ve anâneleriyle harmanlayıp, sonra da katıksız din diye pazarladıkları müslümanlık ise, Evrensel İslâm Dini’nden pek çok yerde farklılıklar gösterdiği için, evrensel kabûle mazhar olmaz; ve bu yüzden de reddedilir!.

“Evrensel İslâm Dini” adıyla etiketlenerek empoze edilen, ne var ki ırksal özelliklerle harmanlanmış müslümanlık, bugün dünya toplumlarının çoğunluğu tarafından rağbet görmemiş ve görmüyorsa; bunun vesîlesi, İslâm Dini’nin bu mevcut Irk Dini hâline getirilmiş şekliyle sunulmasındandır!. İnsanlar, “İslâm Dini” adı altında, Arap müslümanlığına dâvet edilmektedir!. Bunun sonucu olarak da sürekli birbirleriyle savaşmaktadırlar!. Bu çok büyük bir vebaldir!.

Evrenselliğe ulaşmamış insanların, evrensel Allah Rasûlü’nü değerlendirebilmesi çok güçtür!… Dolayısıyla Evrensel Dini farkedebilmeleri de öyle!..

Bunu kavrayabilen evrensel insanlar, tüm örf, âdet ve anânelere saygılı olmalarına rağmen, kesinlikle o yöresel ve GÖRESEL değerlere bağlanarak, kayıt altına girmezler; tıpkı Celâleddin Rûmi, Şemsi Tebrizi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi!.

Allah Rasûlü, “Evrensel insan” Muhammed Mustafa Aleyhisselâm… Allah’ın evrensel Velileri… Evrensel İnsanlar… Evrensel Kitap… Evrensel Sırlarla dolu hitâp… Ve “OKU”yanları…

Ve de…

Irkların dinleri… Irkların peygamberleri… Mukallit din mensupları… Irkların velileri ve her mahallenin kutup, gavs, mehdîleri… Saptırılmış Kur’ân Meâlleri… Tanrıdan, Peygamberinden, tanrıyı erkek (İngilizce’de he) olarak tanıtan tercüme Kur’ân anlayışlarından doğan totemist ya da göktanrısal din anlayışları!.

Bunların tümünün, bir sepette, “İslâm Dini” diye etiketlenerek sergilenişi…

Allah’ın “Evrensel Rasûl”ü Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın bildirmiş olduğu evrensel gerçekleri açıklayan İslâm Dini’ni, “Evrensel Kitap Kur’ân-ı Kerîm”i “OKU”mak için, önce, evrensellik nedir ve nasıl olur bunu farketmek ve öğrenmek ve hazmetmek; sonra da bu bakışla o Kitaba bakabilmek gerekir!.

Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın sünnetinin, Arap âdet ve örfleri değil; Allah sünneti olup; “Allah sünneti”nin ne olduğunu idrâk ve hazmetmiş olmak gerekir!.

Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Aleyhisselam’ı “OKU”mak =“İKRA’” gerekir!.

Ki bunlardan sonra Evrensel İslâm Dini’nin ne olduğu farkedilebilsin… Ondan sonra da, bu farkedilen gerçek tasdik veya reddedilsin!.

“Elhamdulillah müslümanım!.”

“İnşâallah müslümansın!!!???…”

Bu belirleme, eğer taklîden söylenen bir lafız ise; söyleyenin hâli, yüzme biliyorum diyen fakat hayatında deniz görmemiş olan insanın vurgulamak istediği gerçeğine(!) benzer!.

Evrenselliğin ne olduğunu duymamış insanın; yöresel ve GÖRESEL değerlerle şartlanmış ve bloke olmuş beynine; belirli kelimeleri yerleştirip, onları tekrar etmesinin ona ne kazandıracağı, sorusu çok önemlidir.

“Evrenselliğin” ne olduğunu bilmeyen insanın, Evrensel Din, Evrensel Rasûl, Evrensel İnsan kavramlarını değerlendirebilmesi, hiç mümkün değildir!.

Oysa Allah’ın Rasûlü evrensel insan Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, insanları, “Evrensel Din” olan İslâm’ı tasdike ve gereğini yaşamaya davet ediyor!.

Öyle ise, çok âcil olarak, ırkî din anlayışından arınıp; “evrensel İslâm Dini”ni farketmek ve kavramak üzere; Arap ırkından olması itibâriyle değil, evrenselliği itibariyle Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ı “OKU”maya=”İKRA” çalışmalıyız ki artık bazı gerçekleri farketmeye başlayabilelim.

Ahmed HULUSİ

İslam dinini bildiren Hazreti Muhammed kutsal kitap Kur’an-ı Kerim ile “TANRI” kavramını reddeder; “Tanrı” nın varolmayıp “sadece ALLAH’ın mevcud” olduğunu vurgular!. Bu gerçeğin farkında mıyız?

Bu bölümde, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği “ALLAH” kavramının bütün inançlardaki “TANRI” kavramından niçin son derece farklı olduğunu açık seçik göreceksiniz…

* * *

En ilkelinden gelişmişine kadar, hemen herkesin, düşüncesinde bir “TANRI” kavramı vardır… O’na kızar, O’nu sever, O’nu yargılar, Zaman zaman yaptığı yanlış (!) işleri yüzünden O’nu itham eder; adeta O’nu yukarıda bir yıldızda ya da galaksinin herhangi bir yerinde boşlukta oturmakta olan tonton bir dede, ya da celalli bir sultan gibi hayal ederiz!..

Biraz daha geniş düşünenler ise, bu hayalimizde var kabul ettiğimiz “TANRI”nın gerçekte varolmasının mümkün olmadığını belirterek; “biz tanrıya inanmıyoruz” derler ve bu yüzden de “ateist-tanrı tanımaz” olarak adlandırılırlar…

Oysa gerçekte, ne tanrı tanımazların (ateistlerin), ne de duyduklarına göre hiç düşünmeden şartlanma yollu bir tanrı var sananların; Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLAH”tan haberleri yoktur!

Bu yüzdende “Tanrı” ile “ALLAH” kavramlarını aynı zannedip hatta sanki iyi bir iş yapıyor sanısı ile “ALLAH” yerine dillerine “TANRI” kavramını dolarlar… Aslında yaptıkları doğrudur; zira onlar gerçekten “ALLAH”tan ve “ALLAH” kavramından sözetmeyip, hayallerinde varsaydıkları “TANRILARINDAN” bahsetmektedirler…

Şunu kesinlikle bilelim ki…

Rasulullah Muhammed Mustafa aleyhisselam ve Kur’an-ı Kerim şu çok önemli gerçeği vurgulamaktadır;

ÖTEDE ya da ÖTENDE bir TANRI yoktur; SADECE “ALLAH” vardır!..

“ALLAH”ı hakkıyla idraka çalışmadılar…(Hac: 74)

Ayeti bizim bu konudaki ihmalimize işaret eder…

Biline ki…

Dilimizdeki “TANRI”, “İLAH”, “MABUD” kelimeleri ile bunların İngilizce’deki karşılığı olan “GOD”, Fransızca’da karşılığı olan “DIEU”, Almanca’da karşılığı olan “GOT” kelimeleri hep “TAPINILACAK bir varlık” kavramını ifade eden kelimelerdir…

Yani, insanlar, bu kelimeler ile ÖTEDEKİ bir mabuda, ilaha, tanrıya işaret ederler!..

“ALLAH” kelimesi ise ÖZEL olarak bir varlığın ismidir!..Ki biz, O varlığa işaret etmek ve O varlığı tanıtmak için, ya çeşitli vasıflarıyla tarif ederiz; ya da bu vasıflarını çeşitli isimlerle işaret ederiz…Ancak, bütün bu isimler, hep, O varlığın, sadece ve sadece çeşitli vasıflarına işaret eder; ve o vasfı yönünden O’nu tarif eder…

Mesela, bu fakire “HULUSİ” derler…Bu isim, O’nun özel ismidir…Herhangi bir lisana bu ismi çeviremezsiniz…İngilizce de olsa, Fransızca da olsa hep gene “HULUSİ” denmek zorunluluğu vardır…

İşte bunun gibi, “ALLAH” isminin de, ÖZEL bir varlığın ÖZEL ismi olması nedeniyle, başka bir kelimeye çevrilmesi, veya başka bir kelimeyle anılması mümkün değildir…

Esasen, yukarıda belirttiğimiz gibi, diğer kelimeler “tanrısallık kavramına” işaret ederken; “ALLAH” kelimesi ise tamamiyle ÖZEL bir VARLIĞA işaret eden ÖZEL bir isimdir…

Bu sebebledir ki, tanrısallık ifade eden hiç bir kelime, asla “ALLAH” kelimesinin yerini tutamaz!..

“ALLAH” yerine “TANRI” kelimesini kullananlar, bunu ya cahillikten, bilgisizlikten kullanmaktadırlar; ya da kavranış yani idrak yetersizliğinden konuyu değerlendirmedikleri için yapmaktadırlar…

İşte, böyle özel bir ismi olan ve “CÜZ” kavramından dahi münezzeh bulunan varlığa kişi “ALLAH” dediği zaman, bu kavram yanısıra bir de “CÜZ” tasavvur ederse; ya da bir “CÜZ” kabul ederse, bu hangi isim ve kavram altında olursa olsun, o kişi “ALLAH”a şirk koşmuş olur; yani “ALLAH” gerçeğini örtmüş ve bir “TANRI” kabullenmiş olur!..

Ki bu durumda da şu ayetle uyarılır:

– ALLAH YANISIRA TANRI OLUŞTURMA!..

Sonra aşağılanmış ve kendi başına bırakılmış olursun… (İsrâ: 22)

İşte bu konuda ikinci bir uyarı daha:

– “ALLAH” YANISIRA TANRI EDİNME!. (Kasas: 88)

Yani varolan gerçek mutlak varlık “ALLAH” iken; sen “ALLAH” kavramından gaflete düşüp, “ALLAH” ismiyle işaret edilen varlığı ötende bir TANRI sanıp; böylece bir TANRI edinmiş durumuna düşme!..

Ötede, ya da ötende bir tanrı kabul etmek suretiyle, farkında olmadan “ALLAH” kavramı ve anlamı dışına çıkarak “tanrı” kavramı içine girersin…

Böylece de Kur’an-ı Kerim’in açıklamış olduğu “vahdet” idrakından kendini mahrum etmiş olursun…

Ve böylece de “nefsine en büyük zulmü yapmış olursun”

Hazreti Muhammed aleyhisselam, “ALLAH RASULU” olduğunu, almış olduğu vahiy sonucu olarak açıklayıp, artık insanların tanrıya tapmaması için elinden gelen gayreti göstermeye başladı…

“TANRI YOKTUR, SADECE ALLAH VARDIR” mesajıyla insanlara gerçeği anlatmaya başlayan Hazreti Muhammed’in vurguladığı bu gerçek, KELİME-İ TEVHİD şeklinde formüle edilmişti…

İslam Dininin temelini, “LA İLAHE İLLALLAH” sözünün manası oluşturur.

“La İlahe İllallah” ne demektir?

Bu söz basit olarak ele alınırsa;

“TANRI yoktur sadece ALLAH vardır” anlamında değerlendirilir…

Eğer kelimelerin anlamı üzerinde durursak…

“La İlahe”; “La” yoktur; “İlahe”, TANRI demektir, yani tapınılacak tanrı yoktur, demektir.

Şimdi burada şu noktaya dikkat edelim…

Kelime-i Tevhid, “La ilahe” ile başlıyor… Ve başlangıçta, kesin bir hüküm vurgulanıyor. “Yoktur tapınılacak varlık!”; “la ilahe”!..

Akabinde, bir açıklama geliyor… “İlla” “sadece”, “ALLAH” vardır!..

“İLLA ALLAH” yani “sadece ALLAH”!..

Birinci mana olarak, bu cümleden açığa çıkan gerçek şudur…

“Tapınılacak TANRI yoktur”… Evet, burada, kesin olarak, tapınılacak bir öte tanrı olmadığını vurguladıktan sonra, “İLLA ALLAH” diyor…

“İLLA”, yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere, “ancak” manasına anlaşılabileceği gibi, buradaki kullanım şeklinde görüldüğü üzere “SADECE” anlamında dahi kullanılır…

Evet, “İLLA”,”ALLAH” kelimesiyle birarada kullanıldığı zaman kesinlikle “SADECE” anlamında algılamak zorundadır; zira “ALLAH”tan gayrı vücud sahibi yoktur ki, “ALLAH” ona kıyaslansın veya o şeyle benzer kefeye konarak ona nisbetle tarif edilsin!.. Bu hususu da geniş şekilde Hz. “MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitabımızda açıkladık.

İşte bu sebebten dolayıdır ki, “İLLA” kelimesi “ALLAH” ismiyle yanyana kullanıldığı zaman bunu daima “SADECE” kelimesiyle tercüme etmek zorundayız…

Nitekim bu mana İngilizceye tercüme edilirken:

“There is no god BUT ALLAH”

şeklinde değil;

“There is no god ONLY ALLAH”

şeklinde tercüme edilmelidir…

Ki böylece, İslam Dini’nin getirmiş olduğu VAHDET-TEKLİK inanç veya düşünce sistemi farkedilebilsin.

Evet, sadece “ALLAH” vardır ki, “O ALLAH, tapılacak bir tanrı değildir”, anlamı mevcuttur bu açıklamada…Çünkü başta, kesin olarak “LA İLAHE” yani “tapılacak TANRI yoktur”; hükmü veriliyor!..

Öyle ise “ALLAH”, İnsanın dışında, ötesinde; ve hatta bu vargördüğümüz varlıkların dışında ve ötesinde tapınılacak bir TANRI değildir!..

“ALLAH”ın “AHAD” olşunu şayed iyice idrak edersek, görürüz ki -basiretle-, bir ALLAH, bir de, yanısıra kainat gibi, iki ayrı yapı mevcut değildir!

Yani bir “ALLAH” var, bir de alemler mevcut, değil!..

Başka bir deyişle, bir içinde yaşadığımız alemler, kainat mevcut; bir de bunların ötesinde, bunlardan ayrı, bunların dışında bir “TANRI mevcut” anlayışı, tümüyle batıldır!..

Hazreti MUHAMMED’İN açıkladığı “ALLAH” bir TANRI değildir !..

Hazreti MUHAMMED’in açıkladığı “ALLAH”, AHAD’dır!..

Hazreti MUHAMMED’in açıkladığı “ALLAH”, sonsuz manalara sahip olup, her an bunları seyir halindedir!..

İSLAM’ın “Tevhid” inancı, yani, Hazreti Muhammed’in açıkladığı inanç sistemi, TAPILACAK TANRI OLMADIĞI; ALLAH’ın AHAD olduğu vedolayısıyla bir TANRI’nın mevcut olmadığı; insanların, bütün yaşamları boyunca kendilerinden meydana gelecek fiillerin neticelerine katlanacağı esasına dayanır!..

Nitekim Kur’an-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde hep, insanın bilfiil kendi çalışmalarının, yaptıklarının karşılığını alacağı şöyle vurgulanır:

“İnsan için kendi çalışmalarının karşılığı dışında hiç birşey yoktur!..” (Necm: 39)

“Yaptıklarınızdan başka bir şeyden dolayı karşılık göremezsiniz.” (Sâffât: 39)

“Yaptıklarınızın karşılığına (neticesine) ereceksiniz.” (Yâsîn: 54)

“Herkes için yaptıklarına göre dereceler vardır. Bu da kendilerine haksızlık edilmeyerek, çalışmalarının karşılığını almaları içindir.” (Ahkaf: 19)

“Siz çok büyük ızdırap verecek azabı tadacaksınız; ancak bu, yaptıklarınızın neticesi olarak başınıza gelecektir!..” (Sâffât: 39)

Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü üzere, insan dünyada yaptığı çalışmalarının karşılığını göreceğine göre, acil olarak ilk yapması gereken şey ölümötesi yaşamın ne olduğunu araştırmak ve “ALLAH”ın ne olduğunu idrak etmektir…

Hazreti Muhammed aleyhisselama “ALLAH nedir” diye soranlara cevap, “ALLAH” tarafından bizzat veriliyor Kur’an-ı Kerim’de, “İHLAS” Suresinde:

“De ki, O ALLAH AHAD’dır;

ALLAH SAMED’dir;

LEM YELİD ve LEM YULED’dir;

ve LEM YEKUN LEHU KÜFUVEN AHAD’dır!..”

“Hz. MUHAMMED’İN açıkladığı ALLAH”ın ne olduğunu açıklayan bu surede öncelikle, kelimelerin geniş manası üzerinde duralım… Ve sonra da bu manaların getirmekte olduğu sonuçlar üzerinde düşünmeye başlayalım…

“ALLAH AHAD”dır…Yani, sınırsız, sonsuz, cüzlere ve zerrelere bölünmesi sözkonusu olmayan TEK’dir…

Şimdi bu tanımlamayı iyi düşünelim!..

Cüzlere, zerrelere bölünüp parçalanması mümkün olmayan “AHAD”, ya sonlu sınırlı bir tektir, ki bu takdirde evrenin herhangi bir yerinde oturmaktadır (!); ya da sonsuz, sınırsız cüzlere ayrılmaz TEK’tir ki, bu takdirde de ancak ve sadece, tekrar ediyorum ancak ve sadece “KENDİSİ” mevcuttur!..

“AHAD” olan “ALLAH”ın dışında herhangi bir varlığın mevcudiyetini ileri sürmek önce akıl ve mantığa, sonra da iz’an ve insafa sığmaz!..

Düşünelim…

Şayed “ALLAH”tan ayrı, “ALLAH”ın dışında bir varlık var ise… Bu varlık ile “ALLAH” arasındaki sınır nerededir?.. Bu sınırı nerede çizeceksiniz?..

Ya varlık, mevcud, sınırsız sonsuz TEK’tir, ikinci bir varlık yoktur!..

Ya da sınırlı sonlu, evrenin içinde bir yerde, veya evrenin dışında MEKANI OLAN bir TANRI mevcuttur (!)..?

Burada idrak edilmesi en önemli olan şey “SINIRSIZLIK-SONSUZLUK” kavramıdır…

Şimdi bu “sınırsızlık-sonsuzluk” kavramını en – boy – derinlik olarak değil, boyutsal olarak kavramaya çalışalım…

GERÇEKTE, mevcud olan TEK, bölünmez, parçalanmaz, sınırsız-sonsuz olan TEK’tir!.. AHAD’dır!.. Eşi, misli, benzeri, mikro ya da makro planda kendisinin dışında hiç birşey olmayan “ALLAH AHAD”dır!..

Ancak biz, mevcut algılama araçlarımıza bağımlı olarak, o TEK yapıyı, çok parçalardan oluşmuş bir bütün gibi değerlendirme yanılgısı içindeyiz!.. Çünki, beynimiz kesitsel algılama araçlarına göre hüküm vermekte!..

Oysa beyin, kesitsel algılama araçlarının yani beş duyusunun son derece sınırlı değerlendirme kapasitesi ile kayıtlı kalmasa… Bu sınırlar içinde algıladığı verileri, sadece, evrendeki sayısız varlıklardan birer kesit veya birer örnek kabul etse…

Sonra derin bir tefekkür ile, algılayabildiği örneklerden; daha nelerin mevcut olabileceğini tespit edebilse… Ve sonra, onların yapısal derinliklerine doğru, boyutsal bir seyahat yaparak, evrensel ÖZ ile karşılaşsa… Ve nihayet kendi “ben”liğinin dahi o evrensel “ÖZ” içinde “yok” oluşunu farkedebilse…

İşte bu işin çok önemli bir yanı…

Konunun ikinci önemli yanı da şurası…

Hazreti MUHAMMED’in açıkladığı “ALLAH”, “AHAD” yani sınırsız-sonsuz, zerrelere ayrılmaz olduğuna ve bu durum her yöne ve her BOYUTA şamil bulunduğuna göre; bu takdirde O’nun varlığı yanısıra, varolabilecek ikinci bir varlık, nerede, hangi BOYUTTA veya hangi başlangıç noktasında O’nun varlığına bir sınır çizerek, kendine yer açabilecektir?!..

“AHAD ALLAH” dışında var kabul edilecek ikinci bir varlığın, TANRI’nın yeri neresidir?..

“ALLAH”ın içinde mi, yoksa dışında mı?!..

“ALLAH”, sonsuz-sınırsızdır, dedik…

“ALLAH”ın sınırsız-sonsuz oluşu dolayısıyla bir MERKEZİ olması da muhaldir!..

Bir şeyin merkezi olması için, onun sınırları olması, bu sınırların köşelerinin kesiştiği noktanında merkez kabul edilmesi gerekir…

Halbuki, “ALLAH”ın sınırı yoktur…

Sınırı olmayan şeyin, merkezi de olmaz!.. Merkezi olmayan şeyin özü, içi ve dışı da olmaz!..

Bizim beş duyusal yaşamımıza ve beş duyudan ileri gelen madde kabulümüze göre, bir nesnenin içi ve dışı vardır; özü vardır kabuğu vardır!.. Oysa, merkezi olmayan şeyin özü ve kabuğundan, içi ve dışından sözedilemez!..

Nitekim bu mana Kur’an-ı Kerim’de bir ayette şöyle vurgulanmaktadır:

“HU ve’l evvelü vel ahirü ve zahiru vel batın”

“O, evvel, ahir, zahir, batın’dır”

Yani, Zahir, Batın, Evvel ve Ahir diye bildiğin hep “O”dur!.. Bunlar, gerçekte TEK bir şeydir!.. Yani, zahir ve batın diye iki ayrı şey yoktur!.

“Evvel, Ahir, Zahir, Batın” kelimeleri ile işaret ettiğin şey hep “O”dur!..

Sen, “O”na, ister “Zahir” de, ister de, “Batın” de, ister “Ahir” de, ister “Evvel” de; dediğin, işaret ettiğin, tarif ettiğin hep “O”dur!..

Zira, “zahir-batın” ayırımı senin beş duyundan doğmaktadır!.. Beş duyu ile algılayabildiğine “zahir” diyorsun, algılayamadığına “batın”!..

Oysa altı, yedi, oniki duyu ile algılama durumundan olsaydın, senin için zahirler de değişecekti, batınlar da!.. Ve sen, bugün zahir dediğine batın, batın dediğine zahir demek durumunda olacaktın.

“ALLAH” ise sınırsız-sonsuz TEK olması hasebiyle, “ZAHİR”VE”BATIN” kavramlarından beridir, münezzehtir!..

Evet, merkezi, içi-dışı, zahiri-batını, başı-sonu olmayan; bu gibi anlamlardan ve oluşlardan beri olan varlığın, bir yerde son bulup; o noktadan sonra, ikinci bir ayrı varlığın başlamasından sözedebilir misiniz?..

Elbette hayır!..

İşte, bu yüzden farkederiz ki, düşünebilen, hayal edebilen her noktada, tüm özellikleriyle; ve “ZAT”ıyla ve dolayısıyla tüm özellikleriyle ancak ve ancak, sadece ve sadece KENDİSİ yani, “AHAD” olan “ALLAH” mevcuttur!..

“O”nun dışında, ikinci bir varlığın vücudundan sözeden ise, tümüyle derin düşünce yetersizliğinden doğan yanılgı içerisindedir!.. Ki bu durumun dindeki adı da “ŞİRK”tir!..

“ALLAH”, “AHAD” olduğuna göre… Kendi varlığı yanısıra ikinci bir varlıktan sözedilemez!..

Ve gene, “O”nun zerrelere ayrılması şeklinde zaman boyutuna girmesi de sözkonusu değildir…

“ALLAH SAMED’dir”…

“SAMED” kelimesinin anlamında derinlemesine bir araştrma yaparsak, şu manalar ile karşılaşırız bilebildiğimiz kadarıyla:

“Hiç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, nüfuz edilemiyen… Bir şey girmez, bir şey çıkmaz!.. Som…” Hani som altın deriz ya; işte öyle… Yani bir diğer ifade ile “sırf”!..

Görüldüğü gibi bütün bu manalar esas itibariyle “AHAD” isminin manasını bütünleyen, ışıklayan, açıklamalar şeklindedir.

Öyle ise “ALLAH DOĞURMAMIŞTIR” uyarısı hangi manalarda anlaşılacaktır?

İlk anlıyacağınız mana şudur:

“ALLAH” kendisinden ikinci bir varlık meydana getirmemiştir!..

Ya da başka bir ifade şekliyle; “ALLAH”ın varlığından meydana gelmiş ikinci bir varlık mevcut değildir!..

Çünki O, cüzlere, zerrelere bölünmesi parçalanması mümkün olmayan TEK’tir, yani “AHAD”tır!..

1- Sınırsız sonsuzdur ki, bu yüzden ikinci bir varlığı kendi içinde veya dışındameydana getirmesi sözkonusu olamaz.

2- “AHAD” oluşu dolayısıyla cüzlere, zerrelere ayrılmaz ki, O’ndan meydana gelen ikinci bir parça olsun!..

İşte bu yüzden, “ALLAH”tan meydana gelmiş, O’nun doğurduğu, O’nun özellikleri ile de olsa, ikinci bir varlığın mevcudiyetinden asla sözedilemez!

Netice…

“ALLAH” ne başka bir varlık tarafından doğurulmuş yani meydana gelmiştir; ne de O’nun doğurduğu, yani O’nun varlığından meydana gelmiş ikinci bir varlık mevcuttur!..

Bu arada açıklamadığımız bir husus daha var…

Onu da görelim…

Şimdi de “LEM YULED”i anlayalım…

“Doğmamıştır” dendiğine göre burada bize şu idrak ettirilmek isteniyor demektir.

“ALLAH, başka bir varlıktan meydana gelmemiştir!..”

“ALLAH”ın başka bir varlık tarafından meydana getirilmesi nasıl düşünülebilir ki?.. Zira O, “AHAD”dır!..

Yani, sınırsız-sonsuz, cüzlere bölünme kabul etmez TEK’tir!..

“ALLAH”ı, meydana getirecek bir varlık düşünebilmek için, “ALLAH”ın ister yönsel, ister BOYUTSAL bir SINIRI olması gerekir ki; o sınırın ötesinde O’nu meydana getirecek ikinci bir varlık olsun!!!.. Ve sonra da o ikinci varlık kendisinden “ALLAH”ı meydana getirsin!!!..

“ALLAH”, “AHAD”dır!..

“AHAD” olan “ALLAH” ise, sınırsız-sonsuz, zerrelere bölünmezdir…

Bu sebeble de, kendisinin bir noktada bitip, o noktadan sonra ikinci bir varlığın başlamasından sözedilemez!..

Bu yüzden de “ALLAH”ı meydana getiren, DOĞURAN, ikinci bir varlıktan bahsedilemez, böyle bir şey düşünülemez!..

İşte, “LEM YULED” uyarısının bize anlatmak istediği, anlayışımız kadarıyla budur…

* * *

Geldik bu tarif metnindeki son uyarıya…

“LEM YEKUN LEHU KÜFUVEN AHAD”

“O’nun dengi, misli, mikro ya da makro benzeri mevcut değildir, AHAD’tır.”

Burada şu ayeti de hatırlayalım:

“…LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY’A…” (Şûrâ: 11)

“İster mikro, ister makro planda O’nun misli olabilecek hiç bir şey mevcut değildir.”

Bu arada, konuya vukufu olmayanların düşecekleri bir hatayı önleme amacıyla, şu hususu da belirtmeden geçmeyelim…

Kur’an-ı Kerim’de çeşitli yerlerde “İlahımız”, “İlahınız” gibi ifadeler geçmekte; ancak akabindede “İLAH”ın, “ALLAH” olduğu vurgulanmaktadır…

Peki bu duruma göre, “ALLAH”ın, bir “İlah” yani “tanrı” olduğu ileri sürülemez mi?

Sürülemez!..

Bu gibi tanımlamalar, “İlah”a yani “tanrı”ya tapanlara yapılan açıklamalardır.

Yani onlara denilmektedir ki;

“Sizin, İLAH sandığınız, TANRI dediğiniz şey mevcut değildir; gerçekte var olan SADECE “ALLAH”tır!.. Sizin ve bizim “İlah”ımız hep aynı ve tektir… Ve dahi, O da “ALLAH”tır..”

Evet, bu açıklamalardan gaye, o kişilerin belirli bir “tanrı” varsayımından kurtulup, “ALLAH”ı idrak etmeye çalışmalarıdır…

Şimdi, elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim…

Varlığına iman ettiğimiz, ya da inanmadığımız, ancak her iki halde de “ALLAH” adını verdiğimiz TANRI ile; burada tarif edilen Hazreti MUHAMMED’in açıkladığı “ALLAH” aynı mıdır?..

Hazreti MUHAMMED’in açıkladığı “ALLAH” için “TANRI” kelimesi kullanılabilir mi, ya da “TANRILIK” mefhumu kabul edilebilir mi?..Düşünülebilir mi?!..

Yani, gerçekte, dün – bugün – yarın varolan ve sonsuza dek varolmakta devam edecek olan, “BAKİ” “VECH”tir.

“VECH”in perdesi olan yegane şey ise, o şeye ait olan “İSİM”dir… Ki o isim, sonradan “VECH”in bir manası üzerine konmuş bir perdedir… Perdedin ardındaki varlık ve onu meydana getiren manalar ise “ALLAH” isimlerinden varlıklarını alırlar…

Sonuç olarak şunu kesinlikle bilelim ki…

Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLAH” kavramında ötede ya da ötende, yani senin dışında bir tanrı kavramından sözedilmeyip; sadece kendisi var olan sonsuz-SINIRSIZ “TEK” farkettirilmeye çalışılmaktadır.

AHMED HULÛSİ

KURÂN’IN RUHU

Hz. Muhammed aleyhisselâmın “Allah Rasülü” olarak bize bildirdiği İslâm Dinine karşı olan bazı kişilerin, kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîmin “RUHU”nu “OKU”yamamaktan ileri gelen; şu eleştirel sorusu hayli sık karşıma gelmeye başladı…

Bu kişilerin eleştirel sorusu şu:

– Hz. Muhammed, 1400 küsur sene önce, yaklaşık 5000 kişinin yaşadığı ve çoğunluğunu ilkel düşünceye sahip insanların oluşturduğu bir topluluğa peygamber olarak gelmiştir!. Kız çocuğunu büyüdüğünde ar olur diye diri diri kuma gömüp öldüren; kadının bir mal gibi sayısı sınırsız ölçüde alınıp satıldığı; kadının bir insan olarak görülmediği ve hiç bir hakkının olmadığı bu toplumda; sorular ve sorunlar elbette ki, o toplumun anlayış seviyesine göre şekillenmiş; o soru ve sorunların çözümü de Kur’ânın şekillenmesine vesile olmuştur.

Eğer Hz. Muhammed, o bölgede değil de Kutuplarda dünyaya gelseydi, peygamberlik döneminde tebliğ edeceği kitap, eskimoların yaşadıkları toplumsal şartlara, örf ve âdetlere göre oluşan soru ve sorunlara göre şekillenecekti…

Bu durumda, gene o Kitaba göre; yeni nebi ve kitap gelmeyecek olduğuna göre; insanlık, bu çağda, anlayış seviyesi ortada olan o topluma göre konmuş olan kurallarla mı yönetilecektir?.. Bu kurallar, o kitabı, bırakın çağlar ötesine hitabetmeyi, düne veya bugüne göre dahi geçersiz kılmaz mı?… Dünya genelinde yaşayan sayısız topluma 1400 küsur sene öncesinin anlayışına göre şekillenmiş kurallar ile nasıl hitab edilebilir; Kur’ân, insanları 1400 yıl öncesine mi döndürerek cennete sokacak?

Evet, son devir ateistlerinin, kendi ilmi seviyelerine dayalı bakış açılarıyla ortaya attıkları soru bu!.

Bu fâkire göre…. Belki doğru, belki yanlış; ama sorunun cevabı şöyle…

Kur’ân-ı Kerîmin “RUHU”nu anlayanlara göre, bu Kitap, insanlık yaşadıkça, onlara ışık tutacak ve âhıret saâdetini sağlayacak bilgileri ihtiva etmektedir!.

Ayrıca, çok büyük bölümüyle, cehennem ve cennet boyutlarında dahi sonsuza dek yararlanılacak bilgi ve yaşam gereklerini kişiye açmaktadır… Kişinin kendi hakikatını; “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu açıklamaktadır!.

Daha önceki açıklamalarımda, Kur’ân içindeki bilgilerin bir kısmının “nübüvvet” kemalâtından, diğer kısmının da “risâlet” kemalâtından kaynaklandığını; “risâlet” kemalâtından kaynaklanan bilgilerin sonsuza dek gündemini koruyup, insanlara yeni açılımlar kazandırabileceğini belirtmiştim… “Risâlet” kemalâtından tebliğ olunan “İhlâs” suresi, “Fatiha” suresi gibi…

“Nübüvvet” kemalâtından kaynaklanan ve toplumsal yaşam içinde insanların davranışlarına yön veren; evlenme, miras, şahitlik, kısas gibi konular ise, insan dünyada yaşadığı sürece gündeminde kalan ve kişinin ölümüyle birlikte, o kişinin gündeminden düşen hükümlerdir..

Şimdi burada, Kur’ân-ı Kerîmin “RUHU”nu farkedip; anlamaya çalışalım…

Kur’ân, insanları asırlar öncesi ilkel yaşama döndürme ve insanları geriye dönük yaşama sabitleyip, kilitlemeye dönük olarak mı bize tebliğ edilmiş bir kitaptır… Yoksa… İnsanları geleceğe hazırlanmaya, insanlara tekamül-gelişme yollarını göstermeye, en mükemmele yönlenmeye mi teşvik etmektedir…

Bu yüce kitabı en iyi anladığına inandığım kişilerin başında gelenlerden Hz. Âli, bu anlayışa dayalı olarak şöyle demiştir:

“Çocuklarınızı, yaşadığınız devre göre DEĞİL; yaşayacakları devre göre yetiştiriniz!.”

Yani, çocukluğu ve gençliği Hz. Muhammed aleyhisselâmın yanında geçip; Kur’ân “ruhu”nu O’ndan edinmiş olan Zâtın bakış açısıdır bu geleceğe dönük yaşam tarzı ve bakış açısı…

Eğer, “nübüvvet” çesmesinden toplumu sulayan hükümlere bakılırsa… Bunların hepsi, geçmişte ve o sıralarda, âdeta insan yerine bile konmayan, o güne kadar ticari seks metaı hükmündeki dişilere, kadınlık haklarının edindirilmesi amacına dönüktür!. Onların, ticari mal olarak görülmeleri yasaklanmış; onlara eş olarak belirli haklar edindirilmiş; toplumda sözü geçmezken, “şahit” olma hakları teslim edilmiştir; mirastan pay alma hakları oluşturulmuştur!.

Şimdi lûtfen izân ve basiretle, anlamaya çalışarak şu gerçeği farkedin:

Kur’ân, “RUHU” itibariyle, eskide kalmayı önlemek, geriye dönüşü durdurtmak, haksızlıkları ortadan kaldırmak, insanları sürekli ileriye dönük değerlendirme yapmaya teşvik amacıyla hükümler getirmiştir!.

AYRICA… Benim kişisel kanâatim olarak, kimseyi bağlamaz; fakat Kur’ânı daha gerçekçi değerlendirmeye vesile olur diye düşünerek belirtirim ki…

Kur’ân bu hükümleri getirirken, dememiştir ki; bu hakları arttırıp eşitliği sağlamayın, burada kalın ve ileriye gitmeyin, kadınlar ikinci sınıf olarak kalsın; tekâmül etmeyin!.

Sayısız dişi alma hakkını, bir aşama olarak, dört ile sınırlarken; tek eşle yaşamanın çok daha yararlı olduğu yolunda uyarısı vardır; ve bu hedef olarak gösterilmiştir…

Zekât, asgari insanların hakkı olarak gösterilirken, sadaka adı altında varlığındakileri olabildiğince insanlarla paylaşmanın faziletinden söz edilmiştir…

Yani, kadına edindirilen haklar, nihai son hak, son sınır değil; toplumun, erkeklerin ve kadınların tekâmülü nisbetinde, geliştirilecek haklar manzumesinin temelidir…

Söz hakkı olmayan kadına, iki kadından biri olarak “şahit” olma hakkı kazandırılmış ise; bu ebeden bu kadardır, anlamında değil; kadının kendini geliştirmesi oranında erkekle eşit hakları olabileceğine işaret anlamındadır, kanaatimce!… “Söz hakkı olmayanın”, hiç olmazsa ikisi bir arada insan olarak yaşayıp, “şahit olmasına” olanak sağlanmıştır… Ama zaman içinde toplum olarak, kadının değerini anladığınız zaman; onun da sizin gibi Allah kulu olduğunu, insan olarak ve “HALİFE” olarak yeryüzünde yer aldığını farkettiğiniz zaman, tek başına, erkekle aynı haklara sahip olmasını engellemeyin, anlamında olarak…

Bir toplum, kadına bir erkekle beraber tek başına şahid olma hakkı tanıyorsa, bu asla Kur’ânın “RUHU”na ters düşmez anlayışıma göre; ve hatta evlâ olan da budur!.

Mirasta payı olmayan kadına, hiç değilse erkeğin yarısı kadar hak edindirilirken o günkü şartlara göre; bu demek değildir ki, sakın ola fazlası verilmeye!.. Aksine eşit pay verilmesi, toplumun, Kur’ân “RUHU”na göre gelişme göstermesinin işaretidir..

Yani, Kur’ân “RUHU”, geriye dönmeye taban sınır getirmiş bu hükümlerle; fakat ileriye doğru uygulamaları asla sınırlamamıştır; anlayışıma göre…

İşte getirdiği, ileriye dönük sınırlaması olmayan insan haklarıyla; ihtiva ettiği bu ilerisi açık anlayış dolayısıyla, artık Kur’ândan sonra yeni bir kitap gelmesine gerek kalmamış ve Hz. Muhammed aleyhisselam “hatemin nebi” olmuştur!.

Ölüm ötesi yaşam şartları ve Allah’ı bilme yönleri itibariyle risalet yollu sistemi açıklayan Kur’ân; “nübüvvet” yoluyla da insan haklarını o günün şartlarında olabildiğince iyileştirmiş, geliştirmiş ve bunları asgari-taban sınır olarak tesbit edip; bunun zaman içinde daha da geliştirilmesini yasaklamamıştır!.

İşte bu temel prensip, anladığım kadarıyla, “Kur’ânın RUHU”dur; ki, O Azîz Kitabın, sonsuza dek geçerliliğini; ve başka bir kitap gelmesine ihtiyaç duyulmamasını temin etmektedir!.

ABDEST TEMİZLİK İÇİN Mİ?

Abdest nedir, nedendir?..

Bu soruya hemen herkesin vereceği cevap bellidir.

«Temizlik için!..»

Ya…? Öyle mi?..

Eski deyişle «5 paralık aklı» olan biri, abdest almak temizlik gayesi ile getirilmiş bir hüküm olsa idi. «Elini toprağa sür de sonra topraklı elinle suratını, kollarını sıvazla»; der mi idi?..

Gaye temizlik ise…

Siz karşınızdakine, «elini toprağa bula da sonra suratını sıvazla»; der misiniz?..

Cevabınız elbette ki tek bir kelime değil mi?.. «Hayır!»

Peki öyle ise şimdi gene soralım… Gaye temizlik değil ise, ne?..

Nefesinizi tutun ve saatinize bakın. Kaç saniye soluk olmadan durabileceksiniz?.. 1-2 dakikaya kadar uzanabiliyorsunuz değil mi?.. Peki denizin içine girip de nefesinizi tutarak kaç saniye durabiliyorsunuz suyun altında. 15-25 saniye civarında!.. Peki bu aradaki fark neden?.. Çünkü, suyun dışında iken bedeninizin tüm yüzey hücreleri lokal oksijen alımı içinde de ondan. Oysa, suyun içinde iken bu yol kapanıyor ve sadece ciğerinizdeki oksijen ile başbaşa kalıyorsunuz.

İşte bu oksijen alımı meselesinde olduğu üzere, kolunuzu ya da yüzünüzü su ile sıvazladığınız zaman, sıvazlanan hücrelerden vücuda belli bir ölçüde elektrik takviyesi mevcuttur. Yâni beyin, çalışması için gerekli elektriği kısa ve kolay yoldan bu şekilde temin etmiş olur. Bunun için de şarıl şarıl akan suya hiç ihtiyaç yoktur!.. Zira önemli olan o organlardaki hücrelerin suyla temas etmesidir. Fazlası zaten akar gider!..

Yıkanmak ise gaye, kirden paklanmak ise fazla suya da ihtiyaç vardır. Ama abdest için yüzey hücrelerin ıslanması yeterli miktardır.

Evet, suyla abdest böyle ya teyemmüm?.. Yani elini toprağa sürüp sonra yüzüne ve sonra gene toprağa sürüp önce sağ ve sonra da sol koluna avucunu sürme!.. Üstelik elinin iç yarısını kolunun bir yanına sürerken, öbür yarısıyla kolunun dış yarısını sıvazlama. Yâni aynı yerin üstünden geçmeme!.

Bu defa ben söylemeden siz cevabı açıklayıvereceksiniz:

«Topraktan elektrik alma!.. Sudaki elektriği bulamadığın anda topraktaki elektrik ile beyne yardımcı olma. Bünyedeki statik elektriği topraklama vs. vs.»

Evet, görülüyor ki, abdest olayında gaye temizlik değil, beynin elektrik ihtiyacının karşılanması söz konusu. Zaten, zaman zaman Resûl-i Ekrem`in bir bardak miktarı su ile bile abdest aldığından söz edilir ki, bu dahi olayın esasının temizlik gayesine matuf olmadığını işaret etmeye yeter.

Ben sık sık yıkanıyorum, abdest almaya ihtiyacım yok, ya da böylece elektrik alıyorum bu bana yeter; diyebileceklere…

Arabaya benzini doldurdunuz ve olduğunuz yerde çalıştırıyorsunuz!. Böylece nereye varırsınız ki?.. Elektriği yani enerjiyi beyne verdiniz; peki bu enerjiyi ne yönde ve nasıl kullanıyorsunuz?.. Beyni, ruha ve ölümötesine dönük bir şekilde enerji üretmesi için elektrikle takviye etmek de mümkün. Aldığınız bu elektriği tamamiyle geçici dünya zevkleri için tüketip, öbür yanda bu enerjiye en çok ihtiyaç duyacağınız yerde şaşa kalmak ve pişmanlık içinde azab çekmek de mümkün!..

Elde ettiğiniz enerjiyi nasıl ve ne yöne dönük olarak kullanıyorsunuz?..

* * *

Ahmed HULUSİ

%d blogcu bunu beğendi: